İslam'da ilk hicret

Resûlullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, ashabının karşılaştığı musibetleri görünce ve onları korumaya, onlara yapılan işkencelere engel olmaya güç yetiremeyince, onlara şöyle buyurdu: «Siz Ha-beşistan'a gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası emniyetli bir ülkedir. Allah sizi belki orada ferahlığa kavuşturur».

Bunun üzerine Müslümanlar fitne çıkmasından çekinerek ve dinlerini muhafaza için Allah'a sığınarak, Habeşistan'a gitmek üzere yola çıktılar. İslâm'da ilk hicret, bu oldu. Muhacirlerin başta gelenleri arasında:

Osman bin Affan ve Hanımı (Hz. Peygamber'in kızı) Rukiyye,

Ebû Huzeyfe ve Hanımı,

Zübeyr bin Avvam,

Mus'ab bin Umeyr,

Abdurrahman bin Avf gibi sahâbe-i kiram bulunmaktaydı. Böylece Habeşistan'da toplanan sahabelerin sayısı 80 küsur kişiye varmıştı. (İbn Hişam’ın Sireti: 1/130; Fethu’l-Bari:1/30)

Kureyş müşrikleri, bu olup bitenleri görünce, hemen Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin Âs'ı (henüz Müslüman olmamıştı) Habeş Kralı Necaşi'ye gönderdiler. Bu iki elçi yanlarında krala ve etrafındaki yüksek rütbeli subaylarla, bir kısım devlet büyüklerine sunulmak üzere birçok hediyeler götürdüler. Gayeleri, Necaşî'den, yanına sığınmış olan bu Müslümanları kabul etmemesini ve onları tekrar düşmanlarına teslim etmesini rica etmekti.

İki elçi, bu konuda Necaşî ile konuşunca esasen Necaşî ile ko-nuşmadan önce onlar, komutanlarla konuşup getirdikleri hediyeleri onlara takdim etmişlerdi. Necaşî, Müslümanlarla bu yeni din hakkında konuşmadıkça onlardan hiçbirini kendilerine teslim etmeyi kabul etmedi. Kureyş elçileri, Necaşî'nin huzurunda iken Müslümanlar da onun yanına getirildiler. Necaşi onlara: «Kavminizle aranızın açılmasına sebep olan bu din nedir? Halbuki siz, ne benim dinime ne de diğer milletlerden herhangi birinin dinine girdiniz» diye sordu.

Necaşi'nin huzurunda konuşmak için Ca'fer bin Ebû Tâlib seçilmişti. Ca'fer, Necaşi'ye hitaben: «Ey Hükümdar! Biz cahil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her kötülüğü yapardık. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keserdik. Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız, güçsüz olanlarımızı ezerdi.

Yüce Allah, bize kendimizden soyunu sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bilip tanıdığımız bir peygamber gön-derinceye kadar, biz bu durumda idik. O peygamber, bizi Allah'a, Allah'ın birliğine inanmaya, O'na ibâdete, bizim ve atalarımızın Allah'tan başka tapınageldiğimiz taşları ve putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıktan bizi nehyetti. Biz de onu tasdik ve ona iman ettik. Onun Allah'tan getirip, tebliğ eylediği şeylere tâbi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi. Zulmetti. Bizi dinimizden döndürmek, Allah'a ibâdetten vazgeçirip tekrar putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bizi perişan edip çeşitli zulüm ve işkencelere uğratıp, iyice sıkıştırınca biz de senin ülkene sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himayene ve komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız» dedi.

Bu sözler üzerine, Necaşî, Ca'fer'den Hz. Peygamber'in Allah katından getirdiği Kur'an'dan bir şeyler okumasını istedi.

Hz. Ca'fer (r.a.), Meryem Sûresi’nin başından bir miktar okudu. Necaşi kendisini tutamayıp, sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra onlara şöyle dedi: «Gerçekten bu, İsâ Aleyhisselâm'in getirdiği aynı kandilden fışkırmış bir nurdur» dedi. Kureyş elçilerine dönüp: «Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlara bir kötülük düşünürüm» dedi.

Kureyş elçileri gelip, Necaşi'ye: «Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu İsâ'ya ağır bir söz söylüyorlar. Onlara adam gönderip İsâ için ne söylediklerini bir sor» dediler. Necaşi, Hz. İsâ hakkındaki düşüncelerini sormak üzere muhacirlere adam gönderdi: Hz. Ca'fer bin Ebû Tâlib gelip: «Biz, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in bize getirdiğini söyleriz. Peygamberimiz, İsâ hakkında şöyle diyor: «O, Allah'ın kulu, ruhu, dünyadan vazgeçerek kendini Allah'a adamış bir kız olan Meryem'e ilkâ eylediği kelimesidir» dedi. Hz. Ca'fer'in bu sözleri üzerine Necaşi elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve: «Vallahi, Meryem oğlu İsâ da zaten, sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark yoktur!» dedi. Sonra elçilerin hediyelerini kendilerine iade etti ve kendi ülkesine sığınmış olan Müslümanları daha fazla koruyacağını belirtti. Elçiler de eli boş olarak Kureyş'in yanma döndüler.

Bir zaman geçtikten sonra, Habeşistan'daki muhacirlere, Mekke halkının Müslüman olduğu haberi ulaştı. Onlar da bu haber üzerine ülkelerine geri döndüler. Mekke'ye yaklaştıkları vakit, Mekke halkının Müslümanlığı kabul etmeleriyle ilgili duydukları haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Muhacirler ya gizlice veya bazı müşriklerin himayesi altında Mekke'ye girebildiler. Onlar otuz üç erkek ve altı kadındı. Böylece sayıları 39'a yükselmiş oluyor. Bir kısmı Osman bin Maz'un'un, bir kısmı da Velid bin el-Muğîre'nin himayesinde Mekke'ye girdiler. Ebû Seleme de Ebû Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdi.

İbretler Ve Öğütler

Müslümanların Habeşistan'a hicret etmeleri olayından üç tane önemli işaret çıkarıyoruz:

Birinci İşaret: Hakikaten din müessesesi, dine sarılma ve dinin direklerini ayakta tutma, her türlü gücün kaynağı ve esasıdır. Din her türlü mal, mülk ve hürriyet hakkını ve şerefini korumak için bir surdur, hisardır. Bunun için İslâm davetçilerinin ve mücahitlerinin başta gelen ödevleri dini ve dinin prensiplerini korumak için bütün imkânlarını seferber etmek, inancı korumak ve kalplere iyice yerleştirmek için de, yeri-yurdu, malı ve canı vasıta yapmaktır. Hatta inanç uğrunda bunları feda etmek gerektiği zaman, hepsini feda etmek farz olur.

Zira din ortadan kaybolunca veya yenik düşünce artık onun ardından ne yerin-yurdun, ne de malın-mülkün bir yararı olur. Bilâkis onun arkasından yine bunların gitmesi çok çabuk olur. Ama dinin durumu güçlü, dayanakları toplumda dimdik, inanç prensipleri de kalplere iyice kök salmış ise, onun yolunda gitmiş olan, malın, yerin ve yurdun tümü geri döner. Hatta basiret, şeref ve kuvvet surları bunları koruduğu için eskisinden daha güçlü olarak geri döner.

Tarihin akışına göre, Allah'ın kanunu dünyada şöyle cereyan etmiştir: Maneviyatı kuvvetli olanlar, kazançlarını ve maddî güçlerini daha iyi korumuşlardır. Bir millet, ahlâki bakımdan zengin, inanç yönünden dürüst, sosyal prensipler bakımından sağlam ise; o milletin birbirine olan bağı daha sağlam, kalıcılığı daha köklü, her yönü daha güçlü olur. Bir millet de ahlâki bakımdan fakir, inanç yönünden zayıf, sosyal düzen ve prensipler bakımından eğri ve çarpık ise o milletin maddi saltanatı çöküntüye, maddî kazançları da zevale doğru gidiyor demektir.

Bazen inanç konusunda bir milletin doğru yoldan uzaklaşmış, ahlâkî ve sosyal seviyesinin düşmüş olduğuna rastlamak mümkündür. Bununla birlikte o millet, maddi saltanatı ve gücü yönünden ayakta durmaktadır. Fakat o millet gerçekte korkunç bir felâkete doğru yuvarlanmaktadır. Bu gidişin hareketini ve süratini duymamanın asıl sebebi; tarihin ve çağların ömrünün uzunluğu karşısında, insan hayatının kısa oluşudur. Bu gibi hareketi ancak tarihin uyanık gözü görür, yanılan ve gafil olan insanın gözü değil.

Bazen sağlam inancı koruma uğrunda ve düzgün bir sosyal nizamı kurma yolunda maldan, servetten ve vatandan oluşan maddi dayanaklarının tümünü yitirmiş bir millete rastlamak mümkündür. Fakat bu kısa bir dönemdir. Sonunda bu sağlam akide ve ona bağlı olan ahlâk ve sosyal nizamın sahipleri; ellerinden alınmış vatanlarını, gasp edilmiş mallarını tekrar ellerine geçirirler. Eski kuvvetleri daha fazlasıyla kendilerine geri gelir.

İnsan hayatında ve dünyada bunun en güzel şekli ancak İslâm inancında bulunmaktadır. O da Allah'ın yeryüzündeki kullarına gönderdiği kendi dinidir. Âdil ve dürüst sosyal bir nizam da yine ancak İslâm nizamında bulunmaktadır. Bunun için İslâm'a davetin esası, onun uğrunda malı, vatanı ve hayatı feda etmek olmuştur. Müslümanlar ancak bununla malı, vatanı ve hayatı kendilerine garanti edebilirler.

İslâm'daki hicret prensibi bunun için meşru olmuştur. Resûlullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem ashabına - müşriklerin eziyetinden dolayı kendisiyle birlikte onların üzerine bir fitne kopacağı korkusu ortaya çıktıktan sonra - hicrete ve vatanı terk etmeye izin verdi.

Herkes bilir ki, bu hicret din uğrunda çekilen azap ve işkenceler arasında en zorundan bir iştir. Hicret hakikatte, işkence ve eziyetten dolayı kaçmak değil, aksine zafer ve kurtuluşa gelinceye kadar, çileyi değiştirmektir. Yine bilinen bir gerçektir ki, o vakit Mekke, Dâr-i İslâm değildi ki, akla şöyle bir soru gelebilsin: Sahabe-i Kiram nasıl İslâm diyarını terk edip canlarını kurtarmayı arzu ederek bir kâfir memleketine sığındılar?

Mekke, Habeşistan ve diğer yerler o zaman, müsavi idi. Bir sahâbi için o yerlerden hangisi dinin icaplarını yerine getirmeye ve dînini yaymaya daha yararlı ise ikamet için orası ona daha uygun oluyordu.

Dâr-ı İslâm'dan hicretin hükmü ise, farz, caiz ve haramlık arasında değişiklik arz eder. Bir Müslümanın yaşadığı yerde, namaz, oruç, ezan, hacc gibi Şeâir-i İslâmiye'yi yerine getirme imkânı olmadığı zaman, oradan hicret etmesi farz olur. Bir Müslümanın, yaşadığı ülkede kendisini sıkıntıya sokan bir belâ başına gelirse, o vakit, bir başka İslâm ülkesine hicret etmesi caiz olur. Yine bir Müslümanın ülkesini terk etmesi, İslâmi farzlardan birinin ihmalini gerektiriyor ve o farzı yerine getirecek bir başkası da bulunmuyorsa, o zaman hicret haram olur. (Bakınız: Kurtubi Tefsiri: 5/350, İbnü'l-Arabi, Ahkâmü'I-Kur'an: 2/887.)

İkinci İşaret: Bu işaretten, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. İsâ (a.s.)'nın getirdikleri arasında bulunan gerçek alâkayı öğreniyoruz. Necaşi, Hz. İsa'nın dini üzere amel ediyordu. Samimî bir Hristiyan’dı. Hristiyanlığı terk edip başka bir dine geçmeyişi; akideleri İncil'e ve Hz. İsa'nın getirdiklerine ters düşen müşrik elçilere yardım etmeyişi, samimiyetinin bir gereğiydi.

Yâni İncil'e ve Hz. İsa'ya bağlı olduklarını savunan bugünkü Hristiyanların: İsâ Allah'ın oğludur. O, üçün üçüncüsüdür» gibi sözleri doğru olsaydı; Şüphesiz ki, Necaşi bu söze sarılarak, Müslümanların sözünü reddeder; Kureyş elçilerine, geldikleri konuda yardımcı olurdu.

Fakat biz Necaşî'nin; Hz. İsa'nın hayatıyla ilgili Kur'an'ın verdiği bilgilere ve Kur'an âyetlerinden dinlediği şeylere şu sözüyle açıklama getirdiğini görüyoruz : Necaşi: «Hz. İsâ'nın getirdiği şeylerle, bu Kur'an âyetleri aynı kandilden fışkıran bir nurdur» demiştir. Necaşî bu sözünü, etrafında bulunan ehl-i kitap bilginleriyle yüksek düzeydeki görevlilerinden oluşan bir dinleyici grubunun huzurunda söylüyor.

Bu durum, bütün peygamberlerin sadece tek inancı (iman esas-larını) getirdiklerini ve inanç hususunda birbirinden kıl payı bile ayrılmadıklarım tekit ediyor. Ve yine ehl-i kitabın kendi aralarındaki ihtilâfları (Cenâb-ı Hakk'ın da buyurduğu gibi) başka bir şeyden dolayı değil de, ancak onlara ilim geldikten sonra, kendi nefislerinden doğan ihtiras yüzünden meydana geldiğini teyit ediyor.

Üçüncü İşaret: Müslümanların, ihtiyaç duyulduğu zaman, gayr-i müslimlerin himayesine girmeleri caizdir. Himayelerine girilen kişi Necaşî gibi ister ehl-i kitaptan olsun, isterse müşriklerden biri olsun eşittir. Nitekim Müslümanlar Habeşistan'dan geri geldikleri vakit; Ebû Seleme, Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'in himayesinde Mekke'ye girdiği gibi, diğerleri de başka müşriklerin himayesinde girmişti. Yine Resûlullah (s.a.v.) Tâif’ten geri döndüğü zaman Mut'ım bin Adiyy'in himayesinde şehre girmişti.

Bu gibi bir himayenin; İslâm davetini zor duruma düşürecek veya bir kısım dini hükümleri değiştirebilecek ya da bazı haramların işlenmesine göz yumduracak şekilde olmaması şart koşulmuştur. Aksi takdirde, bir Müslümanın bu tür bir himayeye girmesi caiz değildir. Ebû Tâlib'in Resûlullah'tan, müşriklerin putlarına hakaret etmemesini, güç yetiremediği şeyi kendisine yüklememesini ve kendisinin yakasını bırakmasını istediği zaman; Resûlullah (s.a.v.)'ın o vakit amcasının himayesinden çıkmaya karar verdiğini açıklaması yâni kendisine farz olan bir şey karşısında susmayı kabul etmemesi, buna açık bir delildir.