Monarşi

Siyasi iktidarın, kaynağını bir kişinin iradesinden aldığı yönetim biçimidir. İnsanları yönetmek ve devlet hayatının devamı için kurallar koymak yetkisi bir kişinin elinde toplanmıştır. Bu kişiye, toplumların tarihsel geçmişlerine, devlet yönelme geleneklerine, ülkenin genişliğine, yönetilen insanların din, soy ve kültür yapılarına göre, kral, imparator, şah, padişah, hükümdar, hakan, han, emir, bey ve benzeri isimler verilmektedir. Monarşi ile yönetilen devletlerde, siyasi egemenliğin kaynağı ve kullanılması başta bulunan kral, ya da imparatorun kişiliğine bağlı olarak biçimlenir. Monark, insanları yönetme hakkını kişiliğine bağlı olarak aslen kazanır; ona bu hakkı ne yönettiği halk, ne de bir başka makam verir. Monarşiler, İnsanlık tarihinin bilinen en eski ve en fazla uygulanan yönetim biçimidir. Monarşinin karşıtı olan yönetim biçimiyse cumhuriyettir. Eski Yunan sitelerinde, Roma'da ve yakın çağlarda İtalya’da kurulan bazı şehir devletlerinde görülen cumhuriyet uygulamaları dışında, devletler genellikle bir monarkın önderliğinde yönetilmişlerdir. İslam devletinin Hz. Peygamber ve Dört Halife dönemi de monarşi uygulamalarının istisnalarındandır.

Siyaset bilimciler, devlet biçimlerinin sınıflandırılmasında monarşiye önemli bir yer vermişlerdir. Aristo'ya göre monarşilerde siyasal iktidar bir tek kişinin elinde toplanmıştır. Bu kişi, ailede babanın otorite ve efendi olması gibi, toplumdaki herkesin efendisidir. Yasalara uygun olarak çıkarmış olduğu emir ve kararlara mutlaka uyulması gerekir. Eğer uyulmazsa, devletin düzeni ve insanların huzuru bozulur. Montesquieu'ya göre monarşi bir tek kişinin yasalara uygun olarak yürütmüş olduğu yönetimdir. İktidarın kaynağı kral (monark)ın kişiliğidir. Ancak İktidarı kişiliğinden alması, monarka her istediğini yapma yetkisi vermez. Yasaların izin vermediği konularda keyfince kararlar alarak uygulayan monarşiler, despotik yönetimlerdir. Gerek Aristo ve gerekse Montesquieu, yasalara uygun yönetimler uyguladıkları sürece monarşilerin iyi yönetim biçimi olduğunu kabul etmişlerdir. Rousseau'ya göre monark, ülke yönetiminin tek hakimi değildir. Yönetimde egemen olan değişik güçler vardır. Bu güçlerin benimsediği İlkeler doğrultusunda yasalar yapılır. Monark adı verilen bir kişi de yasaların Öngördüğü biçimde devleti yönetir.

Monarşiler, siyasal temsilin yaygınlaşmadığı dönemlerde egemen olan yönetimlerdir. Siyasal temsil düşüncesinin yaygınlaşmasıyla pek çok ülkede yerini cumhuriyetlere terketmiştir. Cumhuriyetlerde halkın, vermiş olduğu oylarla yönelime katılması mümkün olduğu halde, monarşilerde devleti yönetme işi asiller adı verilen sınırlı sayıdaki insanın tekelindedir. Halk ile monark arasında yer alan asiller sınıfı, iktidarın yürütülmesinde monarka yardımcı olurlar. Asiller kendilerinin doğuştan farklı ya-ratıldıklarına, diğer insanlara göre daha şerefli olduklarına inanırlar ve yasalar karşısında daha üstün bir konuma sahiptir. Devletin amaçlarından birisi de asillerin sahip olduğu hak ve ayrıcalıkları korumaktır. Yönetme yetkisi asillerin tekelindedir. Devlet makamları bu sınıftan insanlar arasında bölüştürülmüştür. Monarşilerde egemenliğin kaynağı, sahibi ve kullanılması bir kişinin şahsında toplanmıştır. Ancak egemenliğin kaynağının ve kullanılmasının tek kişinin elinde toplandığı tüm siyasal örgütlenmeleri aynı nitelikte görmek doğru değildir. Monarkın "egemenliğin niteliği", "kazanılma-sı" ve "sınırlan" bakımından monarşileri üç gruba ayırabiliriz.

Devletin başındaki hükümdar, ya da kralın niteliği bakımından monarşiler arasında önemli farklar vardır. Bir kısım monarşilerde, devleti kişiliğinde temsil eden siyasal öndere "tanrının yeryüzündeki gölgesi", "tanrı düzeninin koruyucusu" ve benzeri ilahi nitelikler verilmektedir. Bazılarında monark "devletin ve mülkün sahibi" kabul edilmektedir. Bazı monarşiler ise monarkı devlet olmanın zorunlu bir koşulu ve "devletin organı" kabul etmektedir, insanların kendilerinden daha güçlü olanlara ilahi nitelikler yüklemeleri tarihte sık rastlanan bir olgudur, insanların bu zaafından yararlanan bazı hükümdarlar da kendilerinin gerçekten bu tür niteliklere sahip olduklarını öne sürerek iktidarlarını güçlendirmişlerdir. Teokratik monarşi diyebileceğimiz bu tür yönetimlere Mısır firavunları, Papalık ve Ortaçağ dönemi Hristiyan kralları Örnek gösterilebilir. Günümüzde sembolik olarak ve sınırlı bazı alanlarda İngiliz monarşisinde bu tür nitelikler görülmektedir. Teokratik monarşilerde devlet başkanının kişiliği kutsal ve dokunulmazdır. Tanrıdan başka hiç kimse onu hesaba çekemez. Hiçbir makama ve halka karşı sorumlu değildir. Vicdanının izin verdiği her türlü karan almakta ve uygulamakta serbesttir. Bazı monarşilerde ise hükümdarlar devletin sahibi kabul edilmişlerdir. Mülk devlet anlayışı olarak da adlandırılan bu tür uygulamalarda monark, devletin tüm ülkesinin ve ülkede yaşayan insanların mülkiyetinin sahibidir. İnsanları dilediği gibi kullanabilir, hak ve özgürlüklerini dilediğince sınırlayıp genişletebilir. Bu tür monarşilere, siyasal egemenliğin toprak sahibi olma esasına dayandığı Orta-çağın feodal Avrupası'nda rastlanır. Feodal düzende toprağın sahibi olan senyör, top-raklanyla birlikte üzerinde yaşayan insanların da sahibidir. İnsanları dilediği gibi kullanabilir; satabilir, bağışlayabilir, suçlu görürse öldürebilir ve toprağa bağlı olarak başkalarına miras bırakabilir. Bazı monarşiler ise hükümdarı sadece devletin bir organı olarak görmüşlerdir. Bu tür monarşilerde, devlet hayatının devam edebilmesi için, başla güçlü bir iradenin bulunması zorunlu görülmüştür. Kralın kişiliğine bağlı olarak ne ilahi nitelikleri vardır, ne de devletin sahibidir. Sadece yönetme hakkı olan ayrıcalıklı bir insandır. Devletin tüm diğer makamları gibi, monark da statüsü yasalarla belirlenen, hukuken meşru bir makamdır. Görev ve yetkileri yasalarla belirlenen bu tür monarşilere "meşruti monarşi" adı veril-mektedir. Siyasal temsil anlayışının yerleşmesinden sonra, parlamentoların çıkarmış oldukları yasalarla tüm diğer devlet organları gibi, hükümdarların görev ve yetkileri de yeniden düzenlenmiş ve böylece meşruti monarşiler ortaya çıkmıştır.

Monarşilerde kural, başta devlet başkanlığı olmak üzere, üst düzey siyasal makamların babadan oğula geçmesidir. Devlet başkanlığı "hanedan" adı verilen hükümdar ailesinin fertleri arasında önceden belirlenen bazı kurallara göre el değiştirmekte, diğer siyasi makamları ise genellikle asiller sınıfına mensup olanlar elinde tutmaktadır. Buna rağmen istisnai olarak monarkın seçildiği de olmaktadır. Egemenliği babadan oğula geçiren, ya da bir ailenin fertleri arasında el değiştiren hükümdarlıklara "irsi-soydan monarşi", istisnai de olsa seçime başvuranlara ise "seçimlik monarşi" adı ve-rilmektedir. Seçimlik monarşiye, hükümdar öldüğünde aynı soydan gelen ve tahta geçme nitelikleri olan birinin bulanmaması, ya da eşit koşullarda birden çok adayın bulunması hallerinde başvurulmaktadır. Seçimi sınırlı sayıdaki asiller yapacağı gibi, halk da yapabilir. Asillerin seçtiği monarşilerle aristokratik cumhuriyetler, halkın seçtiği monarşilerle de demokratik halk cumhuriyetleri arasında biçimsel bir benzerlik vardır. Bu biçimsel benzerliğe rağmen seçimlik monarşilerle cumhuriyetler arasında her iki rejimin temel niteliklerinden kaynaklanan farklılık devam etmekledir, İngiliz tarihinde iki kez başvurulan seçimlik monarşi uygulamasının en iyi iki örneği Romanya ve Bulgaristan'dır. Her iki ülkede de Osmanlı Devleti'nden ayrılmalarından sonra krallar seçimle belirlenmiştir.

Monarka tanınan egemenlik yetkisinin hukuk kurallarıyla sınırlanmış, ya da sınırlanmamış olması bakımından monarşiler, "mutlak" ve "meşruti" olarak ikiye ayrılmaktadır. Mutlak monarşilerde devlet ege-menliğinin tek sahibi ve kaynağı hükümdarın kendisidir. Hükümdarın üstünde ve onun yetkilerini sınırlayan bir makam ve güç yoktur. Şüphesiz bu durum hükümdarın her türlü yetkiyi kendisinin doğrudan kullandığı anlamına gelmez. Mutlakiyetçi hükümdar, İktidarının devam etmesi için zorunlu gördüğü yetkileri elinde tutar, diğer devlet yetkilerinin kullanılmasını yine kendisine bağlı olarak çalışan organ ve makamlara devreder. Buna rağmen tüm mutlakiyetçi hükümdarları baskıcı, zalim ve despot kişiler olarak görülemez. Böyle bir düşünce bizi, insanlık tarihinin 19. yüzyıldan öncesini, diktatörlükler tarihi olarak değerlendirmeye götüreceği için doğru kabul edilemez. Gerçi 19. yüzyıla kadar dünya siyasetine genellikle mutlakiyetçi monarşiler egemen olmuştur. Ama mutlakiyetçi hükümdarlar içerisinde halkına baskı ve zulüm yapanlar olduğu gibi, adaletli ve iyi yönetimleriyle adından hala saygıyla söz ettirenler bulunmaktadır. Meşruti monarşilerde hükümdar, yetkilerinden bir kısmını öteki organ ve makamlara devrederek, devlet yönetiminde tek kişi olma özelliğini yitirmiştir. Meşruti monarşilerin genellikle anayasayla belirlenen bir siyasal rejimleri vardır. Bu rejimin işleyişinde, hükümdar yanında, en az onun kadar Önemli olan başbakan, bakanlar kurulu, parlamento ve bağımsız yargı organları bulunur. Ne hükümdar, ne de diğer devlet organları kendilerine anayasa ve kanunlarla verilmeyen yetkileri kullanabilirler. Meşrutiyet hukukla belirlenmiş anlamına gelmektedir. Meşruti monarşilerde hükümdarlar, genellikle kendilerine veri-len sembolik devlet görevlerini yürütmektedir. Günümüzde Kuzey Avrupa ülkeleri olarak adlandırılan İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç meşruti monarşi ile yönetilen devletlerdir. Bu devletlerin hepsinin, batı demokrasisinin önde gelen uygulayıcıları olduğu düşünülürse, bîr ülkede demokratik yönetimin gerçekleştirilmesi için cumhuriyete geçilmesinin gerek-sizliği kendiliğinden anlaşılır.

Türk tarihinin 1876 Anayasası ilan edilmeden önceki dönemi, mutlakiyetçi monarşiler dönemi olarak bilinir. Buna rağmen iktidarları döneminde, yönettikleri insanlara karşı adaletle hükmeden hükümdarlar az değildir, İslam tarihinin Hz. Ali'nin ölümüne kadar geçen dönemi kesinlikle bir hükümdarlık olarak nitelenemez. Emeviler'in iktidarı ile devletin şekli bir tür monarşiye dönüşmüştür. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve onların devamı olan Osmanlılar döneminde, hükümdarların halka karşı tutumları meşruti monarşi ve mutlak monarşi arasında değişiklikler göstermiştir. Bilinen en eski ve yaygın yönetim biçimi olan monarşiler günümüzde giderek azalmaktadır. Kimi devletlerde tamamen ortadan kaldırılmakta, kimilerinde ise, sembolik nitelikler kazanmaktadır.

Şükrü KARATEPE

SBA